LÜGATÇE
LÜGATÇE
a’lâ: (Daha, en, pek) yüksek.
âbâd: Mâmur, şen, bayındır.
akâmet: 1. Verimsizlik, kısırlık, semeresizlik, neticesizlik. 2. Kesintiye uğrama.
âkıbet: 1. Son, nihâyet, âhir, encâm, netîce. 2. Sonunda.
âmil: Sebep, işleyen.
ârız: 1. Sonradan çıkan. 2. Muvakkat, gelip geçici.
Ayak Dîvânı: 1. Ayaküstü, acele olarak yapılan toplantı. 2. Olağanüstü ve acele hâllerde padişahın katılmasıyla toplanan dîvan.
bâdire: Birden ortaya çıkan tehlikeli hâl, felâket.
bânî: Binâ eden, yapan, kuran, kurucu.
bedbin: Kötümser, her şeyi kötü gören, karamsar.
bekâ: 1. Bâkîlik, ebedîlik, sonu olmama. 2. Kalıcılık, devamlılık, zevâl bulmama.
berekât: 1. Bolluklar. 2. Hayırlar, saâdetler.
bey’at (bîat): Devlet reisine sadâkat ve itaati bildiren ve genellikle el tutma sûretiyle yapılan ahitleşme. 2. Bir kimsenin hâkimiyetini tanıma, itaat bildirme. 3. Uyma, bağlanma.
briç: İkişer kişilik takım teşkil edilerek dört kişi arasında oynanan kağıt oyunu.
cehd: Çalışma, çabalama.
dâvûdî: Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm-’ın kalın, tok, gür ve tesirli sesine benzer ses.
Dersaâdet: Saâdet kapısı, İstanbul.
diğergâm: Başkalarını düşünen.
dirâyet: Zekâ, bilgi, kavrayış.
dominyon: 1. Müstemleke, sömürge. 2. İngiliz Milletler Topluluğuna dâhil eski sömürge ülke.
ecnebî: 1. Yabancı, garip, bîgâne. 2. Başka bir devletin tebaası olan.
emâre: Alâmet, nişan, iz, eser, ipucu.
fevc: İnsan kalabalığı, topluluğu, cemaat.
fütur: Bezginlik, gevşeklik, usanmışlık, bıkmışlık.
garb: 1. Güneşin battığı taraf. 2. Memleketimizin yönüne göre Avrupa.
hâk ile yeksân: Yerle bir olmuş, yıkılmış.
hal’: Azletme, görevden alma, tahttan indirme.
halef: 1. Birinden sonra gelen; birinin yerine geçen. 2. Babadan sonra gelen oğul, nesil.
handikap: Güçlük, engel, elverişsiz hâl.
hân-ı yağma: Yağma edilen sofra. Devlet ve millet malının talan edilmesi hakkında kullanılan bir tâbir.
hazer: Sakınma, kaçınma, çekinme, uzak durma.
hilim: İnsanın tabiatında olan yumuşaklık.
hipodrom: At ve araba yarışlarının yapıldığı saha, at meydanı.
huşû: 1. Alçak gönüllülük, hürmet, ihtimam. 2. Huzûr-i İlâhîde boyun eğme, nefsini hor ve hakir görme.
hüsn-i şehâdet: Bir şey veya kişi hakkında güzel ve iyi şâhitlikte bulunma.
ihtilâç: Kasların gayr-i ihtiyârî kasılması, seyirme, çarpıntı.
ihtimam: 1. Dikkatle, özenerek çalışma, davranma, hareket etme. 2. Dikkat gösterme, iyi bakma.
ihtiram: Hürmet, saygı.
ikrâr: 1. İnancını, fikrini açıkça söyleme. 2. Tasdîk, kabul. 3. Îtiraf. 4. Kararlaştırma, kararlı hâle getirme.
iktibas: 1. Ödünç alma. 2. Bir kelimeyi, bir cümleyi veya bunların mânâlarını olduğu gibi alma, aktarma.
illet: 1. Hastalık, maraz. 2. Sakatlık, bozukluk. 3. Sebep.
inbât: Bitirme, bitki büyütme.
inkılâb: Bir hâlden başka bir hâle dönme, hâl değiştirme, dönüşme.
intibâ: Bir eşya, kişi veyâ hâdisenin zihinde bıraktığı iz, tesir.
irtikâb: Kötü, fenâ, günah teşkil edecek bir şey yapma.
istifhâm: 1. Zihni işgal eden soru. 2. Soru sorup anlama. 3. Söze kuvvet vermek için soru şeklinde ifâde.
işbâ: 1. Doyma. 2. Doyurma. 3. Doymuşluk.
itâb: Paylayıp azarlama, tersleme.
îtimadnâme: Yeni tâyin edilen elçiye kendi ülkesinin devlet reisi tarafından, vazîfelendirildiği ülkenin devlet reisine sunulmak üzere verilen yazı, güven mektubu.
iz’an: 1. Anlayış, kavrayış, akıl. 2. İtaat, söz dinleme, boyun eğme. 3. Terbiye, edeb.
kâbına varılmaz: Derece ve üstünlüğüne erişilemeyen şey, fazîlette topuğuna dahî erişilemeyen.
kadem: Ayak.
kânî: 1. İnanmış, kanmış, kanaat sâhibi olmuş. 2. Kanaat eden, yeter bulup fazlasını istemeyen.
kemâl: Olgunluk, yetkinlik, tamlık, kusursuzluk, eksiksizlik.
lâhûtî: Ulûhiyet âlemiyle ilgili, ulûhiyete âit.
lebrîz: Taşıcı, ağzına kadar dolmuş.
mâbeyn: 1. Ara, aralık. 2. Haremle selâmlık arasındaki kısım. 3. Pâdişah sarayında mâbeyncilerin bulunduğu dâire. mâbeyn-i hümâyun: Pâdişahların devlet işlerini gördükleri dâire.
mağrib: 1. Batı, garb. 2. Güneşin batma vakti, akşam. 3. Batıda bulunan ülkeler.
maiyyet: 1. Birlikte bulunma, beraber olma. 2. Birinin yanında bulunan, emrinde çalışan. 3. Bir şahsın emrinde ve yanında bulunan heyet.
mâkes: Akis yeri, aksetme yeri, bir şeyin yansıdığı yer.
mazhariyet: Mazhar olma hâli, nâil olma, kavuşma, şereflenme.
me’yus: Ye’se düşmüş, ümidi kesilmiş, ümitsiz.
mecrâ: 1. Suyun aktığı yatak, su yolu, akıntı yeri. 2. Bir işin gidiş, oluş yolu.
mefhum: 1. Bir sözün ifâde ettiği mânâ, kavram. 2. Anlaşılan, anlaşılmış.
mehâbet: Heybet, ihtişam. Büyük bir kişinin karşısında üzerinde saygı hissi uyandıran hâli.
meşâyıh: Şeyhler, ulular.
mezâlim: Zulümler, can yakmalar, haksızlıklar.
mezc: Katma, karıştırma, birleştirme.
mûcib-i âr: Hayâ ve utanmayı gerektiren, utanç verici.
mugâyir: Uygun olmayan, başka türlü olan, farklı, zıt, muhâlif.
muhâtara: Korku, tehlike.
muhrik: 1. Yakan, yakıcı. 2. Yanık.
mukadderât: Allâh tarafından ezelde takdir olunmuş şeyler, ileride meydana gelecek hâller ve olaylar, alın yazısı.
mukaddesât: Mukaddes şeyler, mukaddesler; kudsî, mübârek kavramlar.
muttasıf: Vasıflanan, kendisinde bir hâl, bir sıfat veya bir vasıf bulunan.
muvâzî: Birbirine denk şeyler.
mücâhede: 1. Mücâdele, çaba, gayret. 2. Kişinin nefsin istemediklerini yapmak sûretiyle kendini terbiye etmesi, nefs ile savaşma.
mücessem: 1. Tecessüm etmiş bulunan, en, boy ve derinliği olan, cismi olan. 2. Mânevî bir cisim durumuna gelmiş: Nâmûs-ı mücessem.
müdâfî: Müdâfaa eden, karşı duran, direnen, savunan.
müessir: 1. Tesir eden, eser bırakan. 2. Hüzün veren, kederlendiren, dokunaklı. 3. Sözü geçen, hükmü yürüyen.
müftehir: 1. İftihar eden, övünen; övünmeyi alışkanlık hâline getiren. 2. Şanlı, şerefli. 3. Fahrî.
mükedder: 1. Kederli, mahzun, gamlı. 2. Bulanık.
mükerrem: Tekrîm edilmiş, hürmet gören, ikrâm edilmiş.
müncer: 1. Bir tarafa çekilip sürüklenen. 2. Neticelenen.
münezzeh: 1. Bir şeye ihtiyacı bulunmayan, muhtaç olmayan. 2. Arınmış, temiz, berî, sâlim.
müstecâb: Kabûl olunmuş.
müşâhede: 1. Bir şeyi gözle görme. 2. Mânevî seyir.
müşahhas: 1. Şahıslandırılmış, cisimlendirilmiş, şekillendirilmiş. 2. Gözle görülüp, elle tutulur hâlde bulunan.
müşâvir: Fikrine mürâcaat edilen, kendisine danışılan kimse.
mütebessim: Tebessüm eden, hafif bir şekilde gülen, gülümseyen, güleç.
müteessir: 1. Hislerine dokunulmuş, üzülmüş; üzüntülü, kederli, mahzun. 2. Tesir almış.
müteveccih: Teveccüh eden, yönelen, bir yere gitmeye hazırlanan, yollanan.
mütevekkil: Tevekkül eden, yapması gerekenleri yaptıktan sonra işini Allâh’a havâle eden, Allâh’a güvenen.
neşv ü nemâ: Yetişip büyüme, sürüp çıkma.
nizâ: Çekişme, kavga.
râyiha: Koku, güzel koku.
revân: 1. Yürüyen, giden, akan. 2. Akıcı, gidici.
riyâset: Reislik, başkanlık, baş olma.
sene-i devriye: Yıl dönümü.
sukut: 1. Düşme. 2. Sarkma, dökülme.
şiâr: 1. Nişan, eser, işâret, alâmet. 2. Alâmet-i fârika.
şühedâ: Şehidler.
tahdîs-i nîmet: Nâil olunan nîmetleri îtirâf edip şükretme.
tahkîk: 1. Mâhiyetini araştırıp soruşturma. 2. Kâinâtın sırrını kavrama. 3. Doğruluğunu isbât etme.
teberrû: Karşılıksız ve isteyerek verme, bağışlama, bağış.
teberrük: Bereket umma, mübârek görme, uğurlu sayma.
teessür: Üzüntü, karamsarlık.
tekrîm: Saygı gösterme, yüceltme, ululama.
temennâ: Eli ağıza ve başa götürerek verilen selâm.
temessül: Bir şekil ve sûrete girme, şekillenme.
tescil: Sicile kaydetme, resmî deftere yazma, onaylatma.
teskin: Sâkinleştirme, yatıştırma, durdurma.
teşrîfat: 1. Resmî toplantılarda uygulanan kabul sırası, protokol. 2. Resmî tavırlar içinde olma, kâidelere bağlı davranma.
tevzî: 1. Dağıtma. 2. Herkese payına düşeni dağıtma, üleştirme.
ültimatom: Bir devletin, diğer devlete, belirli istekleri ihtivâ eden, süreli olan ve istenilen yönde gelişme olmaması hâlinde savaşa yol açabilen son ihtârı.
vahâmet: 1. Ağırlık, zor durum, tehlike, güçlük. 2. Hazım güçlüğü.
vâkıf: 1. Haberdar olan, bilen, en ince noktalara kadar bilgisi olan. 2. Vakfeden.
vukûf: Derinlemesine anlama, bilme, haberli olma.
yakîn: Şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam ve kesin bilgi; doğru ve kuvvetle bilme, mutlak kanaat ve tam bir itmi’nân.
ye’s, yeis: Ümitsizlik, karamsarlık.
zebûn: 1. Zayıf, argın. 2. Güçsüz, kuvvetsiz, mecalsiz, dermansız. 3. Bîçâre, zavallı, düşkün. 4. Üzgün.
zevâl: Yok olma, ölme, ölüm, alçalma, iyi hâlden kötü hâle düşme, düşkünlük.
zül: Alçalma, zillet.
