3.BÖLÜM:ÇANAKKALE’Yİ ÖLÜMSÜZLEŞTİREN RUH
Çanakkale Muhârebesi günleriydi. Rumeli Mecidiye Bataryası düşman gemilerinden yapılan bombardımanlarla sukut etmişti. Raporu alan Müstahkem Mevkî Kumandanı Cevat Paşa, Çimenlik İskelesi’nden motoru ile bataryaya geçti. Durum vahimdi. Bir top hâriç diğerleri kullanılmaz hâle gelmiş, personelin çoğu şehîd olmuştu. Bunlardan kimisi canlı canlı toprak yığınları altında kalmıştı. Yaşayanlar da yaralıydı. Paşa, biraz ileride yere uzanmış, zor nefes alıp veren bir erin yanına yaklaştı, şefkatle:
“–Evlâdım yaralı mısın?” diye sordu.
O yiğit Mehmetçik, vakur bir edâ ile:
“–Hayır kumandanım!” dedi.
Cevat Paşa, biraz daha dikkatle bakınca yaralı askerin gözlerinin görmediğini anladı ve:
“–Evlâdım, gözlerin!..” diye bir şeyler söyleyecek oldu. Fakat o fedâkâr, mübârek vatan evlâdı, hâlinden memnun bir şekilde şöyle dedi:
“–Üzülmeyin kumandanım; gözlerimi, göreceklerimi gördükten sonra kaybettim…”
Bu sözlerdeki muazzez ruh ve şuur, Paşa’yı ağlattı. O yiğidin, göreceklerimi gördüm dediği, İngiliz zırhlısı Queen Elizabeth’e iki isabet kaydedilmesiydi.
İşte bu ruhtur ki, Çanakkale’yi ölümsüzleştirmiş ve 1914-1915 Çanakkale Muhârebeleri’nde Müslüman Türk milletine bir değil, iki zafer birden kazandırmıştır. Bunlardan biri, düşmana karşı zâhiren kazanılan zafer; ikincisi de ruh ve mânâ, fazîlet ve fedâkârlık, dîn, îman ve vatan sevgisi hususlarında kazanılan eşsiz zaferdir. Nitekim yukarıdaki misâlde o yiğit Mehmetçiğin düşman hücumları esnâsında gözleri kör olmasına rağmen kendisini düşünmeyerek «Yaralı değilim!» demesi, onun gönlüne hâkim olan rûhu pek bâriz bir şekilde aksettirmektedir. İstiklâl şâiri merhum Âkif bu rûhu ne güzel anlatır:
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından,
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?
Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek,
İşte çiğnetmedi nâmûsunu çiğnetmeyecek!
Şühedâ gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar,
O rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar…
Bu ifâdelere ilham kaynağı olan Çanakkale’de yazılan destan, ediplerin ifâdelerinde ve şâirlerin şiirlerinde söylediklerinden daha ulvî ve büyüktür. Zîrâ orada maddî gücümüz, düşmanın gücüne nisbetle çok az idi. Askerin, İstanbul’dan Çanakkale’ye gidinceye kadar ayağındaki postal dahî yok oluyordu. Zaman zaman atacak barutu da kalmadığı hâlde müşahhas bir can ve mal infâkı yaşandığı için zafer müyesser oluyordu. Mehmetçik, silâh kifâyetsizliğini îman gücü ile telâfî ediyor ve ne pahasına olursa olsun neticeyi kendi lehine çeviriyordu. İngiliz Ordu Kumandanı Orgeneral Hamilton’un:
“Bizi Türkler’in maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşâhede ettik!..” şeklindeki îtirâfı da bu gerçeği sergilemektedir.
Hiç şüphesiz ki bu, askerin yüksek mâneviyâtı karşısında Cenâb-ı Hakk’ın bir lutfu idi. Âyet-i kerîmede buyrulan:
“Attığın zaman sen atmadın, fakat Allâh attı…” (el-Enfâl, 17) sırrının sayısız tecellîlerinden biriydi.
Bu ilâhî yardımı hissedip dile getirenlerden biri de Churcill’dir. Churcill, muhârebe sonrası, mağlûbiyeti sebebiyle sorgulanırken, itâb edici ağır suâller karşısında iyice darlandığı bir sırada, mahkeme hey’etine şöyle haykırmıştır:
“Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türkler’le değil, Allâh ile harbettik!.. Tabiî ki yenildik!..”
Bu da gösteriyor ki, Çanakkale’yi ölümsüzleştiren rûha sâhip olan kahraman ordumuz, Allâh’ın yardımına mazhar olacak bir kalbî kıvâm taşıyordu.
Kumandanından erine kadar bütün bir ordu, fedâkârlık toprağında ekilmiş tohumlar gibiydi ki, o tohumlar kanlarla sulanıyordu. Zîrâ biliyorlardı ki, nihayetinde bu dünyânın da sonu gelecektir, bu dünyâya tapanların da… O âlemdekiler ise, ölümsüzdür. Bunun için onlar ölümsüz, yâni ebedî olanı seçtiler. Böylece Çanakkale’de sadece kahramanlık ve cesaret destanı değil, aynı zamanda sâhip olunan yüksek mânevî seviyenin bereketiyle bir fazîlet destanı yazıldı. Kahraman erler daha muhârebeye girmeden, onun zafer müjdeleriyle dolu rüyâlarını gördüler ve bunları gerçeğe inkılâb ettirdiler. Onlar, o gün Allâh’ın lutfuna ererek ferahladılar. Târih; dîn ve vatan uğrundaki fedâkârlığı onlardan öğrendi. Çünkü onlar, Hazret-i Mevlânâ’nın:
“Ey bülbül! Git de aşkı pervâneden öğren. O, kendini alevin içine attı, yandı. Sevgilisi uğruna can verdi, sesi çıkmadı.” diye tarif ettiği pervânelerden daha fedâkâr idiler.
Zîrâ gönüllerinde canlarından daha aziz bir vatan sevgisi vardı. İşte bu sevgiyi aksettiren eşsiz bir tablo:
18 Mart 1915 Deniz Harekâtı’nda üstün başarılar gösteren Hasan-Mevkuf Batarya Kumandanı Yüzbaşı Hasan Bey’in, bir kızı dünyâya gelmişti. İstanbul’dan Çanakkale Müstahkem Mevkî Komutanlığı’na telgraf çekildi. Bu telgrafı alan Cevat Paşa atı ile bataryaya geldi ve Yüzbaşı Hasan Bey’e:
“–Evlâdım Hasan, bir kızın dünyâya geldi; Allâh bağışlasın, izinlisin.” dedi.
Hasan Bey’in verdiği cevap, erinden kumandanına kadar Çanakkale muhâriplerinin gönül dünyâlarını aksettirmeye kâfî bir fedâkârlık ve ferâgat duygularıyla doluydu:
“–Kumandanım! Vatan daha mukaddes, gidemem. Bildirebilirseniz, ismini Dîdar koysunlar!..”
O gece bütün batarya ile birlikte Yüzbaşı Hasan Bey de şehîd olanlar arasındaydı. Gözlerini, yeni doğan kızını bir kere bile göremeden bu dünyâya yummuş, elini ona sallayamadan elvedâ demişti…
Zîrâ sevginin en tabiî neticesi fedâkârlıktır. Seven, sevdiğine karşı, sevgisi ölçüsünde fedâkârlık yapmayı zevk ve vazîfe olarak telâkkî eder. Bu, âşığın mâşûkuna can vermesine kadar dayanır. Can ve malın Allâh yolunda, vatan ve millet uğrunda fedâ edilebilmesi de, kulun Rabb’ine karşı muhabbetinin en güzel bir tezâhürüdür. Bunun içindir ki:
“Vatan sevgisi îmandandır…” buyrulmuştur.
Bir şeyin ne kadar sevildiği, gerektiğinde onun için yapılabilen fedâkârlık ve göze alınabilen risk ile ölçülür. Bu bakımdan Çanakkale’de yaşananlar, her yönüyle müstesnâ bir vatan sevgisinin en canlı tezâhürlerini sergilemiştir. Her yiğit:
Toprak, alın teriyle gülistân olur, civan,
Candır sonunda bağrına en makbul armağan!.. [Seyrî]
terennümüyle fedâ-yı cân eylemiş ve böylece “Çanakkale Geçilmez” yazısı, 250 bin îmanlı vatan evlâdının şehâdet şerbetini içmesi mukâbilinde dünyâ târihine nakşedilmiştir.
Gerçekten her asker, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek lisânından dökülen:
“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyâya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehid, gördüğü muhteşem îtibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyâya dönmeyi ve on defa şehîd olmayı ister.” (Buhârî, Cihâd, 21; Müslim, İmâre 109)
“Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehîd olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 26)
“Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehîd olmasa bile sevâbına nâil olur.” (Müslim, İmâre, 156)
müjdeleriyle yoğrulmuş olarak müstesnâ bir şehidlik aşkıyla doluydu. Şehîd olabilmek, büyük bir sevdâ hâlinde idi. Sedye ile götürülen yaralı bir askerin, kumandanın yanından geçerken hayıflanarak:
“Şehîd olamadım paşam!” diyerek hüznünü dile getirmesi, bu sevdânın en müşahhas bir misâlidir.
Zîrâ şehidlik, Allâh’ın, kullara hitâben buyurduğu “Rabbine dön” fermânının en güzelidir ve şehidler de, bu dâvete en önde koşma nasîbine eren bahtiyarlardır. Bu dâvet ile alâkalı olarak Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“Mâdemki Cenab-ı Hak seni istiyor, başını ayak yap da koş! Onun «gel» demesi, insana yücelikler verir. Mânevî sarhoşluk verir, neler neler bağışlar, yaygılar yayar, sofralar kurar.”
Bu dâvete koşmuş olan şühedâya verilen ilk mükâfat, hiç şüphesiz ki şu âyet-i kerîmedir:
“Allâh yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın; bilâkis onlar diridirler. Rableri katında rızıklanmaktadırlar…” (Âl-i İmrân 169)
Bu ilâhî hakîkat dolayısıyladır ki, Allâh yolunda öldürülenlere “ölü” değil, “şehid” denilmiştir. Şehid kelimesinin “şâhid” mânâsı da vardır. Bu sebeple müfessirler; onların şehîd oldukları an, ruhlarının cennete vardığını ve oradaki nîmetleri gördüğünü beyân ederler. Diğer mü’minlerin ruhları ise, cenneti kıyâmetten sonra görecektir.
Şehidlik yolunda ashâbın, evliyâullâhın, Fâtihlerin, velhâsıl yüreği îman dolu cengâverlerin hayatları, ümmete tam bir mücâhede örneğidir. Zîrâ onlar, din yolunda, vatan uğrunda fazîlet duygusuyla canlarını ve mallarını fedâkârca harcamaktan aslâ kaçınmamışlar ve şehidliği, “vuslat” olarak kabul etmişlerdir. O tâlihli kullar için âyet-i kerîmede:
“Allâh mü’minlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111) buyrulmaktadır.
Bu bakımdan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “İnsanların en fazîletlisi/hayırlısı kimdir?” suâline şöyle cevap vermiştir:
“Canı ve malıyla Allâh yolunda gayret sarf eden mü’mindir!” (Buhârî, Cihâd, 2; Müslim, İmâret, 122)
İşte cihan târihinin en azametli harplerinden biri olan Çanakkale Muhârebeleri de, düşmanın misilsiz maddî gücüne rağmen, îman gücünün, Hak yolunda maldan ve candan fedâkârlığın, kâbına varılmaz zaferlerine sadece bir misâldir. Fuzûlî’nin dilinde:
Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil,
Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir, ne benim!..
şeklinde yer alan ifâdeler, Çanakkale’de müşahhas bir sûrette sergileniyordu.
Kahraman Mehmetçiklerden Yozgatlı Hasan’ın saçlarını kınalayarak Çanakkale’ye gönderen annesi, ona yazdığı mektubunda:
“Oğlum! Sen bu âilenin seçilmiş kurbanısın. Bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır, ben de seni evlâtlarım arasından vatana kurban olarak adadım. Onun için saçlarını kınaladım. Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktır.”
diyordu.
1915 senesi sonbaharının serin ve yağışlı günlerinin birinde, “Söğüt’ün Akgünlü Köyü’nden ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli ihtiyar bir ana, Bilecik İstasyonu’ndan oğlunu cepheye uğurluyordu. Oğlunu bağrına basarken şöyle diyordu:
“–Hüseyin’im, yiğit oğlum benim!.. Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehid düştüler. Bak, son yongam sensin. Eğer minâreden ezan sesi kesilecekse, câmîlerin kandilleri sönecekse, sütüm sana harâm olsun. Öl de köye dönme!
Yolun Şıpka’ya uğrarsa, dayının rûhuna bir Fâtiha okumayı unutma! Haydi oğul! Allâh yolunu açık etsin!…” (A. Mısıroğlu, Kuvây-ı Milliye’nin Kadın Kahramanları, İst. ts., s. 44)
Orada her nefer, ölümü dost edinmişti. Ve ölüm de onların karşısına bir dost olarak çıktı. Ölümleri, kendi gönüllerindeki güllerin renginde oldu, yâni şehâdet gülünün renginde… Şu hâdise, ne kadar ibretlidir:
Çanakkale’de Anzak Kolordu Kuvvetleri’ne karşı koyan 27. Alay ile birliklerine takviye olarak gelen 57. Alay’ın iki taburu da şehîd olmuş, ancak taarruz hâlinde olan Anzak kuvvetlerini durdurmuşlardı. Çarpışmalar, siper muhârebelerine dönüşmüştü. Muhârebe bu minvalde devâm ederken gece bastırdı. Son kalan tabur ile ertesi sabah için hücum emrini alan 57. Alay kumandanı, şu anda mezarının bulunduğu Bombasırtı güney eteklerinden aşağıya baktığında, o sisli nisan sabahı arâzide yayılmış küme küme beyazlıklar gördü ve tabur kumandanını çağırıp sordu:
“–Bunlar nedir, evlâdım?”
“–Kumandanım! Onlar fecre az bir zaman kala emriniz ile hücûma geçecek olan erlerimizin iç çamaşırlarıdır.”
Her bir vatan evlâdı şehîd olmak için yıkanmış, temiz çamaşırlarını giymişti… İşte şehidliğe böylesine hazırlanıp vatana fedâ olan bu temiz yiğitlerdir ki, Çanakkale Karma Kolordu İngiliz Kumandanı General William Birdword’a:
“Türk askeri kadar vatanı için gözünü kırpmadan ölen, savaş ânında müthiş bir cesaretle fırtınalar estiren, yaralı düşmanını sırtında taşıyarak onu ölümden kurtaran bir başka asker yeryüzünde görülmemiştir.” dedirtmişlerdir.
Türk askerinin oradaki başarısının sırrı buydu. Böylece her yiğit asker, rûhunu saran sevdâ hâlindeki şehidlik aşkı ile düşman karşısında aşılmaz bir sebatkârlık duvarı oluşturuyordu. Bu hâl üzerine acze düşen Sir Coben Korbet diyor ki:
“Çanakkale’de bizim gemi ateşlerimizde büyük kayıplara uğrayan birlikler Türk olmasaydı yerlerinde kalamazlardı. Hâlbuki Türkler, bütün muhârebe süresince yerlerinden ayrılmadılar. Gösterdiğimiz bütün îtiyat ve basîretlere rağmen baş döndürücü bir muzafferiyet kazandılar.”
Bu muzafferiyetin bir sırrı da, erden kumandana her gönlün, hattâ bütün bir milletin Çanakkale’de yekvücûd olması, birlik, beraberlik hâlinde bölünmez bir
bütün oluşturmasıydı. «Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!» rûhunun yaşanmasıydı. Yâni Çanakkale’de düşmanı, Mehmetçiğin şahsında bir milletin yüreği karşıladı. Zîrâ üzerlerine gelen sayısız ve muhtelif düşman, ancak böyle bertarâf edilebilirdi. Karşılarında, kimisi aldatılmış birçok milletten müteşekkil büyük bir kitle vardı.
Çarpışmaların yükünü Fransızlar, Senegallilere; İngilizler ise kendi emelleri uğruna aldattıkları dominyon askerlerine ve Hintlilere yüklemişlerdi. Bunun yanında rakip saflarda destek olarak yer alanlar da az değildi. Bunların içinde yer alan yahudilerden Hamilton şöyle bahseder:
“Yahudi gazeteciler bizim dâvâmıza renk katıyor, yahudi bankerler de kesemize para yağdırıyordu.”
Hinduların içinde pek çok kandırılmış din kardeşimiz de vardı. İşte o Çanakkale Harbi’nin dehşetli günlerinin birinde Tayyar Paşa, ordunun içinde sesi güzel ne kadar asker varsa, sabah namazından önce hep birden ezan okumaları emrini verir.
Emri alan yüzlerce asker, şafak kızıllığı ile birlikte, dâvudî sadâlarıyla o lâhûtî nağmeleri Çanakkale’nin kanla karışık soğuk sularına kadar dinlettiler. Çok geçmeden düşman mevzilerinden taşa sarılı bir kağıtla mesaj geldi. Açıp baktıklarında Farsça yazılmış bir not gördüler:
“Bizler Hindistanlı müslüman askerleriz. İngilizler bize, Almanlara karşı Osmanlı’nın yanında savaşacağımızı söylediler. Biraz önce ezan sesi duyduk, siz kimsiniz?”
Mehmetçiğin kanı dondu. Târih, kandırılmışlığın böylesine pek az şâhid olmuştur. Hemen cevap verdiler:
“Burası Osmanlı pâyitahtının kapısı… Bizler de Osmanlı askerleriyiz.”
Merhum Âkif, Çanakkale’de bu topyekûn bir haçlı saldırısı hâlinde cereyân eden düşman hücûmu neticesinde yaşanan manzarayı ne kadar canlı bir şekilde tasvîr eder:
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
…….
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,
O ne müthiş tipidir; savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak…
Böyle bir manzaraya sahne olan Çanakkale, İslâm’ın son karakolu idi. Onun için bütün bir millet o hudutta nöbet tutan erler hâlinde orada göğüslerini siper yaptı. Her neferi ayrı bir müjdenin kucakladığı Çanakkale, bilhassa:
“Hudutta Allâh yolunda nöbet tutanlar dışında her ölenin ameli sona erdirilir. Hudutta nöbet tutarken ölenin yaptığı amellerin sevâbı ise kıyâmet gününe kadar artarak devâm eder, kabirdeki imtihanda da emniyet içinde olur.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd, 2) hadîs-i şerîfinin tecellî yeri oldu.
Muhârebeler, çoğu kere hudutlarda cereyan ettiği için hudutları beklemek ve oralarda nöbet tutmak en mukaddes vazîfelerden biri olup sulh zamanı da olsa askerlik vazîfesi İslâm nazarında cihâd sayılmıştır. Nitekim bir başka hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:
“Allâh yolunda bir gün hudut nöbeti tutmak, dünyâdan ve dünyâ üzerindeki her şeyden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Cihâd, 6)
Vatan müdâfaasından maksat, sadece sâhip olunan toprakları korumak değildir. Bundaki asıl gâye, o topraklar üzerinde yaşayan insanların dînini, canını, malını, ırz ve namusunu korumak ve milletin fertlerini hürriyet içinde yaşatmaktır. Tabiî ki bu da bir vatan coğrafyası üzerinde mümkün olacağından, bu gâye, vatan müdâfaası olarak ifâde edilmiştir.
Onun için bir kimse askerlik vazîfesi yaparken vazîfe başında ölürse, o şehîd olarak Rabbine kavuşur. Şehîdin amel defteri kapanmaz ve dünyâda işlediği güzel ve hayırlı işlerin sevâbı da kıyâmete kadar devâm eder. Şehid, kabirde meleklerin suallerinden ve kabir azâbından muaf tutulur. Ancak bunda sıhhatli bir îmâna ve cihâd şuuruna sâhip olmak zarûreti vardır. Bu sebeple bütün hadîs-i şerîflerde “Allâh yolunda” kaydı vardır.
Bu itibarla Çanakkale, Türk nesillerine îman idealinin tâlimgâhı olmuştur. Gâzîlik ve şehidlik bu millet için en büyük ziyâfetti. Ölmek, şehidliğin saâdeti, yaşamak ise gâzîliğin şerefi idi.
Kahraman askerlerimiz Çanakkale’de, bu saâdet ve şerefe öylesine gönül vermişlerdi ki, silâhları gibi îmanlarına, îmanları gibi silâhlarına sarılmışlardı. Öyle ki, şehid olanlardan bazıları, canlarını vermişlerdi, ama silâhlarını vermiyorlardı. Bu hususta Çanakkale kahramanlarından biri olan Nakşibendî meşâyıhından Abdullah Dağıstânî Hazretleri’nin şu müşâhedesi pek ibretlidir. O, Çanakkale muhârebelerinin başından sonuna kadar içinde olmuş bir velî zâttı. Daha önce gönüllü olarak Balkan Harbi’ne iştirâk etmiş, Çanakkale’den sonra da Bağdat cephesine geçmiştir. Harp hâtıralarında Çanakkale ile igili bölümde aktardığı şu tespitler, oldukça mânidardır:
“İngiliz, Fransız ve İtalya donanmaları orayı bombardıman edip karaya asker çıkardıklarında, İslâm askerleri derhâl hücûm edip, tâ denizin içerisinde dahî düşmanı süngüleyip tüketiyordu. Yalnız donanma uzaktan ateş edip de denizin içinde elinde silâh tuttuğu hâlde şarapnel ile şehîd olan askerlerimiz olurdu. Onların elinden silâhı almaya çalışırdım. Kat’iyyen o silâhı elinden almaya imkân yoktu. Öylece defnediyordum. Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna öyle çıkmak istiyor, silâhlarını bırakmıyorlardı. Yürekleri îman dolu kaç neferi böyle defnettim. Ellerinden silâhı almak mümkün olmadı. İşte vatan kıymetini bilen mü’min nefer böyle olur.”
İngiliz Generali Aspinal Oglander diyor ki:
“Türk askerlerinin savaş içinde hâiz olduğu yüksek niteliklerinin önceden lâyıkıyla bilinmemesi İngilizler için felâket olmuştur. Türk askerinin ne yaman bir muhârip olduğunu İngilizler, kendileri ile dövüştükten sonra anlamışlardır.”
İngiliz Generali Maude de şöyle der:
“Başka millet askerlerinin artık savaşı kaybettik, yenildik diye silâhını bırakıp savaştan vazgeçtiği hâllerde Türkler için ise savaş yeniden başlamıştır.”
Çanakkale’de şanlı Mehmetçiğin fazîleti elbette bunlardan ibâret değildir. O, başkalarının normal zamanlarda bile gösteremediği şefkat ve merhameti harp sahasında düşmanına dahî gösterebilecek bir olgunluk içindeydi.
Ünlü Fransız yazar Pierre Loti’nin Çanakkale Savaşı’yla ilgili olarak kaydettiği ve bugün Fransız hükûmetinin herhâlde okumaya fırsat bulamadığı veya târihteki nice yaptığımız iyilik ve yardımlarda olduğu gibi gerçeği görmezden geldiği şu hatırası pek câlib-i dikkattir:
18 Mart’ta batan Fransız gemilerinden 20 kişilik bir denizci sâhile çıkmaya muvaffak oldular, ama karaya ayak bastıkları anda Türk askerlerini de karşılarında buldular. Ben bu gruptan Teğmen Andre Lemoine ile daha sonra Paris’te karşılaştım. Bana dikkat çekici şu hikâyesini anlattı:
“Sâhile çıktığımız vakit bitkindik. Bir taraftan üzerimizden akıp geçen mermiler, diğer yandan mayınlar… Korkulmayacak gibi değildi. Üstelik şimdi kızgın düşmanla da karşılaşmıştık. Bizi aldılar, ilerideki tepenin hemen ardındaki bir kulübeye götürdüler… İçlerinde subay yoktu… Üzerimizdeki ıslak elbiseleri çıkardık. Bize kaputlarını verdiler… Sobanın başında ısındık. Az bir zaman sonra ekmek ve azık getirdiler. Kendilerinin tayınları olduğu belliydi. Karşılıklı yedik… Çorba ikram ettiler… Düşman değil, müşfik kurtarıcılar gibi davranıyorlardı. Daha sonra bizi aldılar ve Tekirdağ’a götürdüler. Türklerin bu büyüklüklerini unutamam.”
Bu ifâdeler, Mehmetçiğin, hadîs-i şerîfte buyrulan:
“İnsanların en üstünü Allâh yolunda canıyla ve malıyla cihâd eden kimsedir…” (Buhârî, Cihâd 2) şeklindeki peygamberî tarifi ne kadar güzel gerçekleştirdiklerinin bir nişânesidir.
Bu güzel ve ulvî davranışlar, düşmanlarımızı bile hayran bırakmış ve sonradan içlerinden Ömer nâmını alan Anzaklı gibi hidâyete erenler dahî olmuştur.
Bütün bu hakîkatler çerçevesinde merhum Âkif de, Çanakkale’de her bakımdan şerefli ve asil bir muhârebe sergileyen kahraman ordumuzda şehid düşen yiğitler hakkında şunları söylemekten kendini alamaz:
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem sığmazsın!
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan,
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem,
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem,
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana..
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış, duruyor Peygamber…
İşte böyle bir iklîm içerisinde Çanakkale, cengâver ve yiğit askerimizin canları mukâbilinde bize sundukları müstesnâ bir mîrastır. Çanakkale’de şehîd olan babaların rûhu, sanki İstiklâl Harbi’nde şehîd olacak evlâtlarına mukaddes bir vasiyet bırakıyordu. İşte bugün biz, bu mîrâsın vârisleriyiz. Ancak bu mîrâsa sâhip çıkarken bir yandan Âkif’in:
Zannetme ki ecdâdın asırlarca uyurdu,
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt’ada yer yer kanayan izleri şâhid,
Dinlenmedi bir gün o büyük şanlı mücâhid!..
mısrâlarına kulak vermeli, diğer yandan da Alman Profesör Neumark’ın şu sözlerine dikkat kesilmeliyiz:
“–Çok samîmî îtirâf edeyim ki, Avrupalılar, Türkleri sevmez. Kilisenin Türk ve İslâm düşmanlığı hristiyanların hücrelerine sinmiştir. Çünkü sizler en az 400 sene sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz. Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslâmiyet uğruna her şeyini fedâ etmeseydiler, İslâmiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devâm ettirirdi. Kaldı ki, Vahhâbîliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslâmiyet’i sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saâdet’i devâm ettirdi. Onun için faraza lâiklik şöyle dursun, hristiyan olsanız bile size düşman olarak bakmaya devâm ederler. Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Târihten Türk çıkarılırsa târih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü târihlerin yeniden yazılması gerekir. Ve sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz an, Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. Bu bakımdan sizi silâh ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağlamaya çalışıyorlar…”
Bilmelidir ki, mâzînin bittiği yerde, millet biter, insan biter, iz’an biter. Millet, târihinden ibârettir. Onu mânevî değerlerinden ve târih şuurundan uzaklaştırırsanız, geriye insan sürüsü kalır. Mâzinin devrettiği unsurların zenginliği nisbetinde yeni eserler ve yeni nesiller canlı ve devamlı olur. Milletlerin bekâsı, hassas, duygulu ve seviye kazanmış bir kalbe sâhip olan nesiller yetiştirmekle mümkündür. Çocuklarına, târihini ve Çanakkale destânını ninni yapan nesiller, îmânına, milletine ve bütün maddî ve mânevî değerlerine sâhip çıkacaktır.
Nasıl ki Alparslan’ın Allâh yolundaki gayretleri bereketiyle Anadolu’nun kapılarını açtığı bir Malazgirt, Kılıçarslan’ın binbir gazâsına ninni söyleyen Anadolu ovaları, ecdâdın kemikleri ile vatan hudutlarının çizildiği Çanakkale inkâr ve imhâ edilemezse, bu zaferleri bahşeden ve onlarla hayat bulan millî mukaddesât da yok edilemez. Millî vicdan, imhâ edilemez. Bu vicdânın sâhibi, hakkın sâhibidir. Muhâtaralar da onu güçlendirir.
Velhâsıl Çanakkale çerçevesinde söylemek istediğimiz son sözü İstiklâl şâiri merhum Âkif’in şu mânâlı ifâdelerine bırakıyoruz:
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı,
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktık atanı,
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı!..
…………
Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,
Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler.
Hakk’ın bu velî kulları taş türbeye girmez,
Gufrâna bürünmüş, yalınız Fâtiha bekler!..
Yâ Rabbî! Bizleri o şanlı ecdâda lâyık bir nesil eyle! Bu mukaddes vatanı düşman ayakları altında çiğnetme! Milletçe birlik ve berâberlik içinde Sen’in rızânı kazanmaya cümlemizi muvaffak kıl!..
Âmîn…
