ŞÂDİYE SULTAN
Bu sultânın gurbet ve çileleri ise daha çocukluğunda başlamıştı. Babası II. Abdülhamid Hân’ın tahttan indirilmesiyle başlayan çile ve ıztırap dolu günleri o da beraberce yaşamıştı. Gencin ricâsı üzerine babası II. Abdülhamid’den bir nebze bahsetti.
Târih Baba anlatılanları biliyordu, ancak genç, ilk defa duyuyor ve Koca Sultan hakkındaki düşünceleri altüst oluyordu. Büyük bir dehşet ânı yaşıyordu. Bir taraftan da târihi yanlış öğretenlere kızıyordu.
Şâdiye Sultan şöyle dedi:
“Babam, sıhhatli bir zât idi, sağlam bir bünyesi ve idmanlı bir vücûdu vardı. Küçüklüğümde onun bir defa hastalandığını hatırlarım. Çok az uyurdu. Şafaktan önce kalkardı, beş vakit namazını kılar, dâimâ Kur’ân-ı Kerîm ve Buhârî-i Şerîf okurdu. Dindar, Allâh’ına bağlı, büyük bir müslüman idi. Abdestsiz yere basmazdı. Çok çalışkandı.
Devlet ve millet işlerinden iyi anlar ve onlarla meşgûliyeti canı kadar severdi. Kâtipleri ve mâbeyncileri ile beraber çalışır, günün mühim kısmını onlarla geçirirdi…
Cuma selâmlığından dönerken, tek atlı faytona biner ve kendi kullanırdı. Yemekleri gâyet sâde idi. Yoğurt ve yoğurtlu yumurtayı (cılbır) çok severdi…”[21]
Şâdiye Sultan’ın anlattıkları arasında câlib-i dikkat bir husus daha vardı. Bunu da şöyle dile getirdi:
“Babam hayvanları çok severdi. Bilhassa beyaz papağanı yıllarca ona arkadaşlık etmişti.
Bu papağan, aynı zamanda onun istihbârat vâsıtası idi. Odasının dışında konuşulan şeyleri gelir, babama haber verir, gayet güzel bir teleffuz ve sadâkatle tekrar ederdi.”[22]
Genç, bunu dinlerken bir taraftan tebessüm etmiş bir taraftan da tefekküre dalmıştı.
Daha sonra, bir idârecinin nasıl bir mes’ûliyet şuuru içinde olması gerektiğine güzel bir misâl teşkil eden hâdiseler dinlediler. Şâdiye Sultan şöyle diyordu:
“Babamın zaman-ı saltanatında yalnız bir tek harp hatırlıyorum. O da Yunan Harbi’dir. Bu benim çocukluk zamanıma rastlamıştır. Hatırladığıma göre, haremdeki dâirelere top top bezler getirilip dağıtılmıştı. Yaralı askerler için gecelikler dikilirdi. Hizmetkârlarımızla beraber sabahın erken saatlerinden, gece uyku vaktine kadar dikiş makinelerimizin başında bizden istenilen sayıda giyeceği yetiştirmeye çalışırdık. Bu hummâlı faâliyet bütün muhârebe müddetince devâm etti. Ben de çamaşırlara düğme dikerdim. Aklımca büyük bir iş gördüğümü sanırdım. Babam (II. Abdülhamid) aramıza gelir:
«–Âferin evlâtlarım, Allâh sizlerden râzı olsun, vatan için çalışmak ne tatlıdır, Allâh vatanımızı düşmanlardan muhâfaza buyursun!» derdi. Biz bu sözlerden kuvvet ve şevk alırdık. Zaman kaybolmasın diye gözümüzü iğnemizden ve makinemizden ayırmaksızın onu dinlerdik. Vatan! Vatan! Babam bunu bizlere ne kadar çok söylemişti.
Bir Tâlimhâne Köşkü vardı. Geniş ve büyük bahçesindeki askerî kışlada maiyyet bölüğü bulunurdu. Tâlimlerini gider seyrederdik. Yunan Muharebesi’nde kışlanın bir kısmını hastahâne yapmışlardı. Yaralı askerler geldikçe onlara nasıl ihtimam göstereceğimizi bilemezdik. Babam bizzat buraya gelir, «Ahmetçik»lerini, «Mehmetçik»lerini okşar, hatırlarını sorardı. Yaralılara evlerimizden şeker ve sâire hediyeler gönderirdik.”[23]
II. Abdülhamid Han, Osmanlı Devleti’ni herhangi bir savaşa dâhil etmemek için bütün siyâsî kâbiliyetini kullanmıştı. Devleti tehdit eden tehlikeleri önlemek için siyâsetin silâhtan daha müessir olduğunu, siyâsî târihimize en büyük bir ders olarak bırakmıştı. Otuz üç senelik saltanatında sadece bu harp vukû bulmuş, o esnâda Cihân Pâdişâhı işte böylesine bir telâş ve titizlik içinde olmuştu. Bir taraftan elinden gelen her şeyi yapmış, bir taraftan da gece gündüz uyumadan duâ etmişti.
Genç, büyük bir sürûr içindeydi. Biraz sonra hüzünlü haberler duyacağını hisseder gibi olunca, bu sürûru yavaşça yok olmaya başladı. Şâdiye Sultan, babasının milletini ve vatanını ne kadar çok sevdiğini gösteren şu hâtırasını anlatmaya başladı:
“(Babamın hal’ edildiği hâdiseler başladığında) sarayda emniyetin yok olduğu o telâşlı sıralarda, İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük devletlerin elçilerinin babamla mülâkatları vardı. «Hâlihazırdaki vaziyet karşısında, kendilerine mürâcaat vâkî olduğu takdirde, devletlerinin babamın emirlerine âmâde olduğunu» resmen bildirmişlerdi. Babam bilmukâbele teşekkür etmiş ve «Böyle bir şeye lüzum olmadığını» beyân etmişti. Mülâkâtı tâkiben babamın:
«–Bu hazırlıkların tamamı, benim hayâtım üzerinde olduğu, gün gibi âşikârdır. Amcam şehid Abdülaziz’in âkıbetine mâruz kalacağım ise bence mâlum! Bununla beraber, etlerimi cımbızla koparacaklarını bilsem, bir ecnebî devlete ilticâyı düşünemem. Vatanımdan kaçmak mûcib-i ârdır. Hattâ bu, benim gibi otuz üç sene bir devlete pâdişahlık etmiş bir insanın irtikâb edemeyeceği en büyük alçaklıktır. Ben Allâh’ıma ve mukadderâtıma tâbîyim» dediğini bizzat kulaklarımla işittiğim vakit, içinde bulunduğumuz hâlin vahâmet derecesini ancak kavrayabilmiştim.”[24]
II. Abdülhamid’in, bu ulvî ahlâkı ve vatan muhabbetine rağmen mâruz kaldığı
hâller genci çok üzdü ve düşündürdü. Birden mahzunlaştı. “Aman yâ Rabbî, ne günler geçmiş, neler yaşanmış!” diye hayıflandı.
Şâdiye Sultan, babasının yüksek karakter ve şahsiyetini gösteren şu sözleriyle sohbetini bitirdi:
“Babam tahtan indirilince, yaka-paça tutuklanıp götürüldük. Sirkeci istasyonundan subayların refâkatinde trene bindirildik ve derhal sessizce hareket ettik. Babama bakıyordum, sâkindi. Hâlinde telâş ve keder görünmüyordu. Ye’simi ve mahzun mahzun baktığımı görünce:
«–Benim teessürüm sizin gibi gençlerin ve saraydaki kızların taarruz ve tecâvüze mâruz kalmaları ihtimâlini düşünmekten ileri geliyor. (Çünkü saray işgâl edilmiş, eli süngülü askerler hareme kadar girmişlerdi.) Bana gelince canımın hiç kıymeti yoktur. Ecdâdım bu devlet ve millete büyük hizmetler îfâ ettikleri hâlde birçokları ne felâketlere, ne fecî âkıbetlere uğramışlardır. Hânedânımızın kıymetini hiçbir zaman takdir edemediler. Vatanımız diye Meşrûtiyet’in başından beri bar bar bağıranlar içinde, vatan mefhûmunun ne olduğunu bilmeyen gâfiller çoktur. Farkında olmadan yaptığım hatâlar bulunabilir. Kusurdan yalnız Allâh münezzehtir. Ben bir insanım ve milletime hizmet ettiğime kâniim» dedi.
Tahtı, sarayı, hazînesi ve askerleri elinden alındıktan sonra, böyle karanlık bir gecede, silâhların tehdidi altında, hangi âkıbetin bizi beklediği meçhul iken, babamın hâkimâne bir edâ ile söylediği bu sözleri dinlediğim vakit, hayâtımda onun o kadar büyük, o kadar kuvvetli ve o kadar sabırlı bir insan olduğunu ilk defa anlıyordum.”[25]
Genç bunları duyup öğrendiği için bir taraftan mahzun oluyor, bir taraftan da seviniyordu. Yaşanan hâdiselere üzülüyor, ancak bunları öğrendiği ve artık arkadaşlarına da anlatabileceği için huzur duyuyordu. İyi ki Târih Baba ile beraberdi. Onunla birlikte olmak kendisine çok şeyler öğretiyordu.
Târih Baba, gencin işbâ hâlindeki merakını tatmin için iki hâtıradan daha bahsetmek istedi. Genç kendisini pür dikkat dinliyordu:
“1897 senesinde Türk-Yunan Harbi zaferle neticelenmiş ve yıllardır sevince hasret İslâm âleminin mağlûbiyetlerle kırık gönlü huzur ve sevinçle dolmuştu. Fakat Abdülhamid Hân’ın sevincini bir dert gölgelemekteydi. Sultan, savaşta yaralananların hepsini İstanbul’a getirtmiş, onları Gümüşsuyu Hastanesi’ne, Şişli’de yeni yaptırdığı Etfal Hastanesi’ne ve Yıldız Sarayı’nın bitişiğindeki sergi binâsına yerleştirerek tedâvilerini başlatmıştı. Hastaların durumunu günü gününe tâkip ediyor ve yaralıların istatistiklerini tutturuyordu.
Aynı zamanda usta bir marangoz olan müşfik Sultan, marangozhânesine gitti ve Yüzbaşı Mehmed Efendi’ye seslendi:
«–Haydi Mehmed Usta! Yüz elli tane baston ağacı kesiver!»
Yüzbaşı şaşırmıştı. Merakla sordu:
«–Ferman efendimizindir; lâkin bu kadar baston ağacı ne olacak hünkârım?»
Yüzünde hayırlı bir iş yapmanın mutluluğu okunan Sultan cevap verdi:
«–Tahkîk ettim, yaralılarımızın birçoğu ayaklarından yara almışlar. Bunlar iyileşseler bile ileride bastona ihtiyaçları olacak. Onları hastaneden taburcu edip memleketlerine gönderirken kendilerine birer baston hediye edeceğim.»
Bak evlâdım, bu ne merhamettir ki Sultan kendi eliyle askerlerine baston yapıyor!
II. Abdülhamid Han Hazretleri’nin tebaasına düşkünlüğünü gösteren şu misâli de iyi dinle:
Zamanın fırıncıları, okkası 30 paraya satılan ekmeğin fiyatına 10 paralık bir zam yapmak istemişlerdi. Şefkatli Sultan onları huzûruna çağırdı ve şöyle dedi:
«–Siz yine ekmeği 30 paraya satmaya devâm edin. Sattığınız her ekmek için istediğiniz 10 parayı ben vereceğim.
Çünkü bir memlekette ekmek fiyatına zam yapılırsa, bunu bütün zarûrî ihtiyaçların pahalılaşması gibi bir hareket tâkip eder ki, halkımız bundan büyük ıztırap çeker.»[26]
Nitekim II. Abdülhamid Han, vefât edip Beylerbeyi Sarayı’ndan ebedî istirahatgâhı olan Dîvanyolu’ndaki Sultan Mahmud Türbesi’ne doğru uğurlanırken, bütün evlerin pencerelerinden sarkan mahalle halkı:
«–Bizi doyuran pâdişâhım, bizi bu hâlde bırakıp nereye gidiyorsun?» diye ağlamışlardı.[27]
İşte evlâdım, ecdâdının arasında böyle ulvî şahsiyetler vardır. Onların hayâtını ne kadar araştırıp öğrensen azdır.”
Bundan sonra Târih Baba, îmanlı Türk milletinin artık bitmiş, tükenmiş sanıldığı demlerde dahî nice zaferlere mühür vurabilecek kudrette olduğunu göstermek için genci Çanakkale şühedâsının yanlarına götürdü.
