MUKADDES HAT
Burada Sultân’ın gözleri doldu. “Mukaddes Hat” projesinin tatbîkâta konulduğu günleri hatırladı. Bu yolun, bütün zorluklarına rağmen sadece müslümanların parasıyla yapılmasını istemişti. Onun için hiçbir hristiyan devletten sermaye kabul etmedi ve ilk teberrûyu büyük bir meblâğ ile bizzat kendi yaparak müslümanlara örnek oldu. Hakîkaten de bu asil davranış kalblerde mâkes bularak Pasifik adalarında yaşayan fakir insanlardan dahî yardımlar gelmeye başladı.[18]
Hint müslümanlarının yaptıkları fedâkârlıkların haddi-hesâbı yoktu. Osmanlı için yardım sandıkları açılmış, herkes ellerinde ne varsa buraya yetiştiriyordu. Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını, velhâsıl herkes ne imkânı varsa buraya taşımaktaydı. O topraklar o zamanlar İngiliz hâkimiyetindeydi. Gelişmeleri tâkip eden bir İngiliz, şöyle kayıt düşmüştü:
“Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telâşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor; «Yok mudur bir hayırsever, Allâh rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.» diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki. Aynı derdi paylaşmanın bu derecesi mümkün müydü? Neyse ki bir hayır sâhibi çıktı ve kadın adına istediği meblâğı yardım sandığına, çocuğu da annesine bıraktı.”[19]
Pâdişah artık gözyaşlarına hâkim olamamıştı. Oradaki herkes ağlıyordu…
Koca Sultan, vatana, millete, ilme ve medeniyete yaptığı bazı hizmetlerinden de bahsetti. “Bunları övünmek için değil, sizlere örnek olsun diye ve tahdîs-i nîmet kabîlinden söylüyorum.” dedikten sonra sözünü şöyle bağladı:
“Kısacası ömrüm boyunca dünyâ saltanatı değil, âhiret saltanatı için çalıştım. Çünkü dünyâ saltanat ve debdebesine kapılanlar, târih boyu hep hüsrâna uğramışlardır. Nitekim sarayların debdebeleri ile harâbat yerlerin üzerine doğan güneş aynı güneştir. Dünyevî debdebeye râm olanlar, dâimâ târihin çöplüğünde kaybolmuşlardır. Arkalarından ne semâ ağlamıştır, ne de gönüller. Buna mukâbil âhiret saâdetine râm olanlar, hem târihin altın tahtına kurulmuşlar hem de arkalarında hayırlı bir nâm ve nice şerefli hâtıralar bırakmışlardır…
Haydi evlâdım! Yolun îman parıltılarıyla münevver alnın gibi açık olsun!..”
Sultan Abdülhamid Hân’ın bu son sözünden sonra Târih Baba’yla birlikte huzurdan ayrılan genç, yeni vâkıf olduğu derin hakîkatlerle tefekkür âleminde hayli mesafe almış, artık kuru kuruya bir hüzün okyanusunda boğulmaktan kurtulmuştu.
