İÇİNDEKİLER
ARAMA:

ÇÖKÜŞ DEVİRLERİNDEKİ İBRETLER

Satırlar, Lâle Devri’ne geldiğinde, yâni Hak yolunda hizmet ve gayretin yerini ten ve nefsâniyet plânındaki yönelişlerin aldığı demleri okumaya başlayınca içine tarifsiz hüzünler çöktü. Koskoca bir mîrâsın nasıl hân-ı yağma, yâni çar-çur edildiğini öğrendikçe yüreği burkuldu. Bilhassa şu cümleler dimağını kanattı:

“Devleti yücelten mânevî güç kaybolup dünyevî boş övünme yarışları ve nefsânî meyillerin başlaması ve Sâdâbad safâlarının ön plana çıkmasıyla fetih rûhu zedelenerek fütûhat akâmete uğradı. Böylece mânevî kuvvet ve heybetle birlikte maddî güç de kayboldu. Uçsuz bucaksız topraklar korunamaz hâle geldi. Koca imparatorluk, güçlü devletlerin erozyonuna sürüklendi… Onların tesiriyle rûhî fazîletler cılızlaştı ve nefsânî temâyüller ön plâna geçti. Öyle ki, bir lâle soğanının bin altına satıldığı zamanlar oldu. Böylece koca bir devletin kaderi değişti. Lüks yaşama hevesi israfları iyice artırdı. Batı devletleriyle ilim, irfan, teknik terakkî güç ve kudretinden ziyâde, lüks bakımından ihtişam yarışları başladı. Ne ibretlidir ki, Topkapı Sarayı dışında bütün saraylar, Osmanlı’nın son yıllarının saraylarıdır.”

Delikanlı, artık bu gerçeklerin hazin neticelerinin ağırlığı altında muzdaripti. Günleri artık çok mahzun bir hâlde geçiyordu. Iztırap içinde:

“_Âh Târih Baba! Sen beni bu ıztıraplara salmak için mi karşıma çıktın?” dedi.

Sonra cevâbını yine kendi verdi:

“_Hayır! Târih Baba’nın yaptığı; farkında olmadığım gerçekleri bana gösterip aynı hatâlara düşmemem, yâni geçmişten ibret almam içindi…”

Suskunlaştı. Oysa etrafındaki yakın arkadaşlarına okuduklarını anlatıyor, anlatıyordu o âna kadar. Fakat şimdi… Okuduklarını anlatmaya utanır gibiydi.