BEHİCE SULTAN
Gencin zihni, daha önce hiç rastlamadığı bir akıl, idrâk ve firâsette gördüğü II. Abdülhamid Han’da kalmıştı. İbret için onu biraz daha tanımak istiyordu. Bu fikrini Târih Baba’ya açtığında, birlikte II. Abdülhamid Hân’ın zevcesi Behice Sultan’a gittiler. Yıllarca gurbet hayâtı yaşayıp bin bir çile ve ıztırapla yoğrulan bu cefâkâr hanımefendi, onları büyük bir incelik ve zarâfetle karşıladı. Söz eski günlere geldiğinde şunları söyledi:
“Sultan Abdülhamid Han, haramlardan son derece sakınırdı. İki eli kanda olsa, namaz vaktini geçirmez, evvel vaktinde namazını kılar, günlük vazîfesi olan Delâil-i Hayrât’ı okur, tesbihlerini çekerdi.
Küçük yaşta Arapça tahsiline başlamış, ilk öğrendiği lisan, Arapça olmuştur. Birçok Kur’ân-ı Kerîm ilimlerini, en fazla da tefsir ilmini okumuştur. Âyet-i kerîmeleri bazen okur ve îzâh ederdi…
Sarayda namaz kılmayan kimse yoktu. İstisnâsız herkes namaz kılardı. Dili dönmeyen bazı yabancılar hizmete gelince, hiç olmazsa namaz kılacak kadar sûreleri, İslâm dîninin esaslarını ezberlemek mecbûriyetindeydi.
Cennetmekân, yattığı odada Kur’ân-ı Kerîm bulundurmazdı. Kur’ân’ın olduğu yerde ayaklarını uzatıp yatamazdı…
Cennetmekânın başı ucunda bir tuğlası bulunurdu. Onu hiç yanından eksik etmezdi. Uykudan uyanınca hemen teyemmüm eder, ondan sonra musluğa kadar gider, abdestini alırdı. Abdestsiz yere basmazdı.
Her gün muhakkak yedi defa Yâsîn-i Şerîf okurdu. Zâten ezberindeydi. Kendisine bir şey söylendiğinde eğer cevap veremiyorsa, muhakkak okumakla meşguldü. Durak başında durur ve cevap verirdi…
Günlük evrâd-ı şerîflerini muhakkak okur, bir gün tehir etmezdi. Devrinin kutbu olduğu söylenirdi. Bazen öyle olurdu ki, sarayda olduğu muhakkak olmasına rağmen, her yerde aransa bulunamazdı…
Yunan harbi olduğu zaman hiç uyuyamadı. Sabaha kadar elinde haritalar, «Askerim şu saatte burada, bu saatte burada olması lâzım.» derdi. Her saat başı haber alır ve devamlı duâ ile, niyâz ile meşgul olurdu. Son derece merhametliydi. Hayâtına kastedenleri, en büyük cezâ olarak sürgün eder, lâkin maaşlarını da beraber gönderirdi…
Hicaz ve Bağdad demiryolu yapılırken herkes elinde olan zâtî malını verirdi. Bunların arasında ben de elimde ne varsa vermiştim. Bir madalya vermişlerdi. Sonradan saray basıldığı zaman onu da çaldılar. Bir şey bırakmadılar.”[20]
Behice Sultan, o günlere âit daha pek çok şeyler anlattı. Nihâyetinde içini çekerek:
“–Darmadağın olduk!” deyince ortalığı kesif bir hüzün havası kapladı.
Onu daha fazla üzmemek için müsâade istediler. Oradan II. Abdülhamid Hân’ın kızı Şâdiye Sultan’a gittiler.
