ABDÜLAZİZ HÂN’IN ARZUSU
Abdülaziz Hân, Avrupa’ya davet teklifine “evet” dedikten birkaç gün sonra mâbeynci Hâfız Mehmed Bey’e tam bir samimiyetle içini döker ve şu beyanda bulunur:
“…Zaman zaman ne isterdim bilir misin? Ya Kapalıçarşı’da ya Asmaaltı’nda küçük bir dükkânı olan esnaf, ya da bir zanaatkâr olayım. Sabah evimden çıkayım, işime geleyim. Akşam Allâh ne kâr verdiyse onunla çoluk çocuğumun nafakasını alayım. Atıma değil, hattâ eşeğime bineyim, yorgun argın, amma kafamın içi bin bir dertle dolmamış olarak evime geleyim. Hanımım güler yüzle, çocuklarım sevgiyle beni karşılasın. Yıkanıp sofranın başına geçeyim, çorbamızı zevkle içelim. Kimsenin derdi bize illet olmasın. Yüreklerimiz rahat, büyük mes’elelerden uzak, kendi hâlimde yaşayıp gideyim.
Şu Âlî ile Fuad paşalar, ille de, Frengistan’a gitmeli derlerken de, ne isterdim bilir misin? Cebinde harçlığı olan, hâli-vakti yerinde, unvansız, makamsız kişi olarak Avrupa’ya gitmek! Ben de istemez miyim oraları görmeyi? Amma gelgelelim bu koskoca devletin pâdişâhısın, cümle âlemin gözleri senin üzerinde. Adım atışın, bakışın, dudaklarının kıpırdayışı bile merak uyandırır. Gelen elçilerin hâlini görürsün. Ya onların memleketlerinde, halk ortasında rahat nefes alabilir misin? Neylersin ki tahtta bulunmanın da bir esâreti var.”
