ABDÜLAZİZ HÂN’I ZİYARET
Abdülaziz Han, babasına nisbetle oldukça heybetliydi. Yaklaşık iki metre boyunda endamlı bir yapıya sâhipti. Ceddi Yavuz Sultan Selim Hân’ı andırıyordu. Şehîd edildiği hâl içerisindeydi. Önündeki küçük masada Sûre-i Yûsuf sayfaları açık bir Kur’ân-ı Kerîm vardı. Mübârek Mushaf’ın üzerine de kan damlaları sıçramıştı. Ancak Abdülaziz Han, nâil olduğu ebedî mükâfât ile mütebessimdi. Huzûruna gelen delikanlıyı iyice süzdükten sonra konuşmaya başladı:
“–Evlâdım! Benim devrimde Osmanlıyı çökertmek isteyenler bize hasta adam yaftasını vurmaya kalktılar. Ancak ben bu yaftayı silmeye muvaffak oldum. Dünyânın en güçlü donanmasını kurdum. Donanmam, İngiliz donanmasını Hint Okyanusu’ndan öteye geçirmedi. Batılılar gemilerini benim tersanelerimde tamir ettirir oldular. Böylece ben, Tanzîmat’la başlayan yılgınlıktan milletçe silkinip doğrulma temâyüllerinin bir başlangıcı oldum. Fransa’ya gittiğim zaman Marsilya’dan Paris’e kadar sevinçten yer yerinden oynadı. Benim bu ziyaretim Fransa için bütün dünyâ memleketlerine karşı bir izzet ve şeref vesîlesi oldu. Mısır’a gittiğimde ise, daha evvel babamı mağlûb eden Mısır vâlisi, o gün benim atımın yularını tutar oldu.
Faâliyetlerimin ana hedefi, Tanzîmat’la birlikte başlayan ve terakkî adı altında daha çok ahlâkî, dînî, millî ve kültürel sahada gerçekleştirilmeye çalışılan dış mihraklı batılılaşma ve mânevî çöküntü hareketlerini durdurmak, kendi dînî ve millî hüviyetine sâdık kalmak ve bu yolda ilerlemekti.
Millî kültürü muhâfaza edip güçlendirmedikçe ve Batı’dan sadece, ama sadece teknik itibârıyla istifâde yolunu tutmadıkça, ayakta kalmanın mümkün olmadığını iddiâ ettim ve bütün icraatımı da bu yolda gerçekleştirdim. Etrafımdaki devlet erkânına şöyle derdim:
«–Sizinle benim aramdaki fark şudur: Siz Avrupa’nın istediği değişikliği yaparsak, onların menfaatlerini gözetirsek, kanunlarda ve kılık kıyâfette onlara benzersek, batılı devletlerin bizi himâye edeceğini söylüyorsunuz!.. Ben de diyorum ki, kuvvetli bir ordu ve donanma vücûda getirir, bunun ihtiyaçlarını da kendimiz temin eder ve Rusya’yı da mağlûb edersek, elli sene daha rahatız ve büyük devletiz!»[8]
İşte evlâdım ben bu uğurda şehâdet şerbetini içtim.
Oğlum! Bilesin ki şu an bulunduğum makâma nâil olmamın yegâne sebebi, saltanatın ihtişam ve debdebesine kapılmayıp, dürüst, dindarâne ve intizamlı bir hayat yaşamamdır. Hayâtım boyunca dâimâ su yerine zemzem içtim. Hattâ Avrupa’ya seyahate gittiğim zaman, abdest alacağım suyu beraberimde götürdüm. Muntazaman namaz kılar ve çok çok Kur’ân-ı Kerîm okurdum. Gönlüm, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aşkıyla doluydu. Bunun için Medîne-i Münevvere ahâlîsine hürmetkâr oldum. Bir gün hasta yatağımda baygın ve sararmış bir vaziyette yatarken bana:
«_Medîne-i Münevvere mücâvîrlerinden (Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ravzasına komşu olanlardan) bir dilekçe var!» denildiğinde yâverlerime:
«–Derhal beni ayağa kaldırınız! Harameyn’den gelen talepleri ayakta dinleyeyim! Allâh Rasûlü’ne komşu olanların talepleri, böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir bir şekilde dinlenemez!..» diyerek Medîne’ye ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbet edebini kendime şiâr edindim.
Her Medîne-i Münevvere postası geldiğinde abdest tazeledikten sonra mektupları: «–Bunlarda Medîne-i Münevvere’nin tozu var!» diye öpüp alnıma götürür, ondan sonra başkâtibe uzatarak: «–Aç, oku!» derdim. Şimdi bu muhabbet ve edebin berekâtıyla rûhum huzur içindedir.”
Bu sözleriyle gencin gönül dünyâsına ve dimağına farklı bir pencere açan Sultan Abdülaziz Han, sadrındaki sırları ve hikmetleri onu almaya müsâit bir sadra emânet etmiş olmanın memnûniyetiyle görüşmenin bittiğini ifâde için ayağa kalktı.
Genç; aziz şehid Sultan Abdülaziz Hân’ın hâlinden çok müteessir olmuştu. Târih Baba’ya meraklı gözlerle bakarak biraz bu kahraman insandan bahsetmesini istedi.
Târih Baba, denizciliğe âşıkâne bir sûrette meftûn olan merhum Abdülaziz Hân’ın, Haliç’te tesis ettiği tersânede inşâ edilen gemilerin pek çoğunun projelerini büyük bir dirâyetle bizzat kendisinin çizdiğini[9], hayattayken; “Devletin ve milletin muhâfazası için uğraşmaktan ağzımda diş kalmadı!”[10] dediğini, bir defâsında memleket mes’eleleri sebebiyle duyduğu üzüntü ve keder ile üç gün hasta yattığını, mâbeyn-i hümâyuna çıkamadığını, yemekten içmekten kesilip limonata ve gevrekten başka bir şey yiyip içemediğini[11] anlatınca gencin hayranlığı ve hayreti iyice arttı.
Târih Baba şöyle devâm etti:
“Sultan Abdülaziz Han merhûmun, dünyâ siyâseti ve kendi devletinin geleceği hakkında gösterdiği dirâyetin bir başka tezâhürü de ülkede bir askerî harekât vukûunda ulaşımı kolaylaştırmak için demiryolları inşâsına teşebbüs etmiş olmasıdır. Halefi olan Sultan Abdülhamid’in büyük bir mahâretle yürüttüğü “demiryolu inşâsı siyâseti”ne ilk başlayan pâdişah, Sultan Abdülaziz Han’dır, denilebilir. O, bununla da kalmayarak zamanına göre en ileri şekilde bir “telgraf ağı tesis eylemek” sûretiyle dünyâda olup biten hâdiseleri yakînen ve süratli bir şekilde tâkip etmek istemiştir.”
