İÇİNDEKİLER
ARAMA:

YAVUZ SULTAN SELİM HÂN’I ZİYARET

Yavuz’un çehresinde dehşetli bir mehâbet vardı. Çaldıran, Mercidâbık ve Ridâniye’nin çileli hâtıraları hâlâ dipdiriydi. Cenk meydanlarından gelen tekbir seslerini dinliyor gibiydi. Diğer taraftan Hicaz’ın iki mübârek beldesi olan Mekke ve Medîne’nin hizmetini deruhte etmekle müftehir bir derviş vasfındaydı. Âdeta iki dünyâyı mezcetmişti. Şöyle konuştu:

“–Oğlum! Başarıyı nefsinden bilerek gurura kapılan, o nîmete liyâkat kazanamamış demektir. Allâh’ın lutf u keremiyle Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde Mekke ve Medîne’nin hizmetkârı) olduk. Lâkin bu nîmeti nefsimizden bilip gurura kapılmaktan son derece hazer ettik. Bütün nîmetler Allâh’ın lutfundan ibârettir.

Evlâdım! Bir seferde devrimin meşhur âlimlerinden Kemâl Paşazâde’nin atının ayağından sıçrayan çamur, kaftanımı baştan başa boyamıştı. Büyük üstâdın üzülmesine mukâbil ben âdeta sevinmiş ve:

«–Ulemânın atının ayağından sıçrayıp bizi boyayan çamur, bizim için şereftir, mübârektir! Bu çamurlu kaftanı, ben ölünce sandukamın üzerine kapatın ki, gelecek neslime bir ibret müzesi olsun!» demiştim.

Çünkü gerçek zafer, kalbin zaferidir. Onun için böylesi bir zaferle sonsuz vuslattan nasibdâr olabilmek yolunda bu çamurlu kaftan, benim için nice sırlar taşıyan müstesnâ bir semboldür.

Lâkin ne eseftir ki, artık ibret alacak ziyaretçiler bile kalmadı! Nerede o mübârek nesil?!.

Evlâdım! Sekiz senelik saltanatım, Rabbimin lutfu ile kazandığım zaferler, şanlar, şerefler ve fânîlerin iltifatları, bizleri sekre (nefsî sarhoşluğa) sürükleyip mağlûb edemedi. Şu hakîkati çok iyi bildim:

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş,

Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş!..

Oğlum! Sen de iyi bilesin ki, gerçek muvaffakıyetlerin temeli, «nefs engelini aşmak ve onun aldatmacalarına kanmamak»tır. Anadolu’nun dirilik ve canlılığı, hep böyle bir muhteşem düstûr ile gerçekleşmiştir. Böylece oluşan mânevî ve millî şuur sâyesinde Anadolu, dâimâ genç kalmıştır. Nice düşman istilâları görse bile, kurumuş ağaçların kökünden filizlenen yeni sürgünler gibi dâimâ bereketli bir yeşerme ve gelişme tezâhür etmiştir…

Evlâdım, kısacık imtihan dünyâsında çok çalışmak îcâb ediyor. Bak; benim sekiz senelik saltanatımda sarayda kaldığım zaman çok azdır. Ömrüm seferlerde geçmiştir. Tabiî bunun karşılığını da kat kat fazlasıyla Allâh Teâlâ’nın indinde buluyoruz…”

Yavuz Sultan Selim Hân’a Târih Baba da hayrandı. Onu iyi tanıyor ve o konuştukça muhtelif hâtıralar gözünün önünde canlanıyordu.

Tahta geçtiğinde şu sözleriyle bey’at istemişti:

“Ben pâdişah olursam gâyem; Arabistan’ı, Çerkezistan’ı ve bütün beldeleri yanlış îtikatlardan temizlemektir. Hattâ İslâm’ı bir noktaya cemetmek için Hind ve Turan’a gideceğim. Doğuda ve batıda i’lâ-yı kelimetullâh’a çalışacağım. Zâlimlere evlâdım olsa bile merhamet etmeyeceğim. Zamanımda rahata varmak ve ahâliye tasallut etmek mümkün olmaz. İşte benim hâlim budur. Birâderim ise rahatı sever ve hilim ile muttasıftır. Seferden korkmaz ve haddi aşmak istemezseniz bana bey’at ediniz…”

Târih Baba, Yavuz Hân’ın büyük muvaffakıyetlerini, onun helâl-haram husûsundaki titizliğine bağlıyordu. Nitekim Mısır seferine giderken Gebze yakınlarındaki bağlık-bahçelik bir arâzide mola verdiğinde Yavuz Sultan Selim Hân, bütün askerlerinin heybelerini arattırmıştı. Hiçbirinde meyve cinsinden bir şey çıkmaması üzerine ellerini ilâhî dergâha kaldırıp:

“Allâh’ım! Sana sonsuz şükürler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lutfettin. Eğer askerimin içinde tek bir kişi, sâhibinden izinsiz bir meyve yeseydi ve ben bunu haber alsaydım, Mısır seferinden vazgeçerdim.” diyerek Rabbine sonsuz hamd ü senâlarda bulunmuştu.

Bununla birlikte o, gözünü budaktan sakınmayan bir kahraman idi. Mercidâbık Savaşı’nda ordusunun önünde askerleriyle birlikte yüz yüze çarpışmak için atını mahmuzlamıştı. Sadrazam Sinan Paşa’nın ellerine sarılıp:

“–Şevketlü hünkarım! Olmaya ki heyecana gelir kendinizi ateşe atarsınız, yüreğimiz dilhûn olur!” diye yalvarması üzerine:

“–Biz cennetmekân Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın torunuyuz, çadır içinden savaş idâre etmeyüz!” diye haykırmıştı.

Yavuz Sultan Selim’in huzûruna girerek yer öpüp îtimadnâmesini arz eden Venedik elçisi Antonio Jüstiniani’ne, ülkesine döndüğünde pâdişahın nasıl biri olduğu soruldu. Elçi şaşkınlık içinde:

“–Kılıcı öyle parlıyordu ki yüzünü göremedim.” demişti.

Bu sözleri daha sonra duyan Haşmetli Hünkâr:

“–Paşalarım, Osmanlı’nın kılıcı parladığı sürece düşmanların başı dâimâ önde olur. Ama Allâh korusun, bu kılıç kınına girer ve paslanmaya başlarsa, o zaman bu kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukardan bakar…” demişti.

Yavuz Sultan Selim Hân’ı bu derece cesur ve kahraman yapan, sâhip olduğu sağlam îman ve yüksek mâneviyâtı idi. Mısır Seferi’nde, daha önce Cengiz ve Timur’un geçemeyip geri döndükleri korkunç Tih Çölü’nü mûcizevî bir şekilde on üç günde geçmişti.

Bu esnâda askerinin önünde yaya olarak mütevâzı bir şekilde iki büklüm yürüyen Cihân Padişâhı’na vezirleri:

“–Hünkârım, atınıza binseniz.” demişlerdi. O da gözyaşları içinde:

“–Nasıl binerim… Görmüyor musunuz, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz önümüzde bize yol gösteriyor?!” cevâbını vermişti.

Târih Baba, bir an dalmış ve öylece kalakalmıştı. Zihninde yıldırım hızıyla birbirini tâkip eden hâdiseler geçidini seyrediyordu. Yavuz’un mâneviyâtına dâir şunları da hatırlamıştı:

Kânûnî’nin doğum haberi Yavuz Sultan Selim’e ulaştırıldığında, o huşû içinde Kur’ân-ı Kerîm okuyordu. Haber gelince, okumakta olduğu Kur’ân-ı Kerîm’den başını kaldırarak:

“–İsmini Süleyman koydum.” deyip okumaya devâm etmişti. O esnâda okuduğu âyet ise şuydu:

“Mektup Süleyman’dandır, Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle (başlamakta)dır.” (en-Neml, 30)[7]

Târih Baba bir an için daldığı âlemden uyandı. Bütün bu tatlı hâtıraları zamanı geldikçe gence anlatmayı düşünerek izin istediler.

Yavuz Hân’ın huzûrundan da iki büklüm olarak ayrılan genç, Târih Baba’nın peşi sıra gidiyordu.

“–Rahmetli Selim Hân’ın uykusu çok azdı.” dedi Târih Baba ve devâm etti:

“–Çoğu gecelerini kitap okumakla geçirirdi. Süslenmeye, gösterişe aslâ heves etmezdi. Bazı yakınları bunun sebebini sorduğunda:

«–Vezirlerin ve kumandanların resmî giysiler giymesi, pâdişahlarını tekrîm ve ona güzel görünmek içindir. Biz kime güzel görüneceğiz ki o külfete katlanalım!» cevâbını verdi.”

Târih Baba ile genç, bu defa da Kânûnî’nin yanına revân oldular.