İÇİNDEKİLER
ARAMA:

KÂNÛNÎ SULTAN SÜLEYMAN HÂN’I ZİYARET

Kânûnî dalgındı. Ufuklara bakıyordu. Sanki hâlâ Akdeniz’den gelen top seslerini dinliyordu. Târih Baba ile genci karşısında görünce derin bir iç çekerek şunları söyledi:

“–Ben üç kıt’ada hakkın ve adâletin bükülmez bileği oldum. At sırtında tâ Almanya’ya gittim; şimdi de gidenler var; hem de teknik vâsıtalarla ve çok kısa bir zamanda… Ama gidişlerdeki gâyeler nedir ve izzetimiz ne durumda?!.

Evlâdım! Preveze deniz zaferinden sonra Barbaros, esir dolu düşman kadırgalarını önüne katmış olduğu hâlde donanmasıyla Haliç’e giriyordu. Ben de zamanın devlet erkânıyla birlikte Sarayburnu’ndaki sahil saraylarından birinin önünde bu manzarayı seyrediyordum. Gemiler beni selâmlıyordu. Halk, coşkun bir tezâhüratla Barbaros’un zaferini tebrik ediyordu. Yanımdaki paşalardan biri bana dönerek:

«–Efendimiz! Zaman-ı saltanatınızda böyle bir zafer müyesser olduğu için ne kadar iftihar etseniz azdır! Acaba târih, böyle bir zaferi kaç kere kaydetti?» dedi.

O anda Allâh’ın müstesnâ bir lutuf ve keremiyle kalbim, irâdem, dimağım yalpalamadan ona şu cevâbı verdim:

«–İftihar mı, şükür mü? Paşa! Zaferi ihsân eden kimdir?»

Bence uzun saltanatım boyunca kazandığım zaferlerin en büyüğü, şu iki cümlelik cevapla nefsime karşı kazandığımdır.”

Bu ifâdelerden sonra Kânûnî Sultan Süleyman Han, ayağa kalktı.

Târih Baba ve genç, buradan idrâk berraklığına medâr olacak büyük bir nasîb almış olarak ayrılıp o büyük sultânın arkasındaki mânevî güç olan, Müfti’s-Sekaleyn Şeyhülislâm Ebu’s-Suûd Efendi’yi ziyarete revân oldular.