İÇİNDEKİLER
ARAMA:

II. BÂYEZİD HÂN’I ZİYARET

II. Bâyezid, velî bir pâdişahtı. O, Sultan Fâtih Hazretleri defnedilmek için götürülürken, babasının tabutunu omuzlayıp taşımış, yeniden sıraya girerek tekrar omuzlamış ve bu kabre kadar böyle devâm etmişti. Cihan pâdişâhı da olsa âkıbetin ne olacağını çok iyi idrâk etmiş ve hayatına da bu idrâk ile istikâmet vermişti.

Velî lâkabıyla anılan o zâhir ve bâtın sultânı, huzûruna gelen gencin gönlündeki bulanıklığı yüzünden okuyarak onun bir şey sormasına meydan vermeden söze başladı ve:

“–Oğlum!” dedi: “İslâm, gönüllere huzur veren bir râyiha gibidir. Bu şuurla ben tahta çıktığım zaman garb âleminin en büyük mîmarı olan Leonardo da Vinci, İstanbul’u îmâr etmek ve câmîlerle donatmak için bize mürâcaat etmişti. Paşalarım, çok istekli bir alâka ile bunu kabûle yanaşırken ben, o hristiyan mîmarın teklifini reddettim. Bunu yapmasaydım, Mîmar Sinan’ı idrâk edemezdik. Kendi öz şahsiyetimize kavuşamazdık. Mâbedlerimize hristiyanî bir ruh hâkim olurdu.

Şunu da unutma ki, felâketler gibi saâdetler de daha ziyâde baht işidir. Cehd işi olan, ilim tahsilidir; ilmin dışındakilerde bahtın rolü gâliptir. Bazıları, kardeşim Cem’in sultan olmasını istiyordu. Tahta onu lâyık görüyordu. Lâkin o, ülkeyi bölerek milletin birlik ve beraberliğine zarar vermek gibi bedbaht bir arzu ve düşüncenin bedelini yâd ellerde ölerek ödedi. Unutma oğlum! Vatan toprağı aslâ bölünmez!..

Gerçi kardeşim Cem, son günlerinde hatâsını anladı. Papa İnnocent, ona hristiyan olmasını teklif etmiş. Bu teklif, kardeşime çok ağır gelmiş. Son derece mahzûn olarak Papa’ya:

«–Değil Osmanlı saltanatını, bütün dünyâyı verseniz yine de dînimi değiştirmem!..» cevâbını vermiş.

Haçlılar tarafından İslâm aleyhine kullanılmak istendiğini anlayınca, büyük bir gayret-i dîniye ile Cenâb-ı Hakk’a şöyle niyazda bulunmuş:

«Yâ Rabbi! Kâfirler eğer müslümanlığa zarar vermek için beni âlet etmek istiyorlarsa, bu kulunu daha fazla yaşatma! Rûhumu bir an önce dergâh-ı izzetine al!..»

Kardeşimin duâsı müstecâb oldu ki, otuz altı yaşında Napoli’de vefât etti. Fânî dünyâya vedâ ettiği son demlerinde yanındakilere şu vasiyette bulunmuş:

«Benim ölüm haberimi mutlak bir sûrette her tarafa duyurun! Bunu mutlakâ yapın ki, kâfirlerin benim vesîlemle müslümanlar üzerinde oynamak istedikleri oyunlar son bulsun! Bundan sonra ağabeyim Sultan Bâyezîd’e varın. Ricâ eyleyin ki, ne kadar zor olursa olsun, nâşımı vatana aldırsın. Kâfir bir memlekette gömülmeyi istemiyorum. Şimdiye kadar ne oldu ise oldu. Sakın bu ricâmı reddetmesin! Lutfedip bütün borçlarımı ödesin. Borçlu olarak huzûr-i İlâhî’ye gitmek istemiyorum. Âilemi, çocuklarımı ve bana hizmet edenleri affetsin. Hâllerine göre memnûn etsin…»

Onun bu hassâsiyeti beni çok duygulandırdı. Hatâsını affettim ve vasiyetini yerine getirdim. Çünkü affetmek büyük bir fazîlettir. Cenâb-ı Hak ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanların birbirlerini affetmeleri üzerinde çok durmaktadır. Zîrâ insan, affede affede Allâh’ın affına layık hâle gelmelidir.”

Sultan ayağa kalktı. Muhâtabının içindeki kör düğümlere bir neşter atmıştı ve onun bir dolunay hâlindeki rûhunda yaşanan küsûfun (güneş tutulmasının) azaldığı müşâhedesiyle vedâ temennâlarını kabûl etti.

Yolda giderken Târih Baba, II. Bâyezid zamanında hicrî 915 senesinde vukû bulan bir zelzeleden bahsetti. O güne kadar görülmemiş şiddette yaşanan zelzeleyle İstanbul ve civârı harâb olmuştu. Dersaâdet’te 109 câmî, binlerce ev hâk ile yeksân olmuş, kara tarafındaki surların tamamı, Yedikule’den başlayan saray duvarları, te­melden tepeye kadar yıkılmıştı. Bâyezid-i Velî Hazretleri bu duruma çok üzülmüş, müslümanların günlerini ve gece­lerini çadırlarda bin bir zorluk içinde geçirdiklerini görerek o da çadıra çıkmıştı.

Hattâ Edirne tarafında da büyük tahribat olduğu bildirilince, pâdişah durumu yerinde görmek üzere Edirne’ye gitti. Meriç Nehri üzerindeki köprünün yıkıldığını görünce hemen meydanda Ayak Dîvânı yapıp devlet erkânına şöyle hitâb etti:

“–Ey vezirlerim, kadılarım, subaşılarım, ağalarım, beylerim! Şu felâketi görüyorsunuz. Bu topraklar üzerinde böyle misline rastlanmaz bir âfet vukû bulmamıştır. Ben bunda sizlerin halka zulmettiğiniz intibâını alıyorum. Ayağınızı denk alın! Vazîfenizi adâletle yapın! Kimseye zulmetmeyin! Bu, Cenâb-ı Hakk’ın bize bir îkâzıdır. Ben de bunu size bil­diriyorum ki zulüm irtikâb edeni vazîfesinden hal’ ederim.”

Bu zelzeleden sonra memleketin her tarafın­dan getirtilen ustalar ve kalfalar, zelzelenin sene-i devriyesinde bütün yıkıntıları tâmir ettiler. Bu büyük zelzelenin meydana getirdiği zarar, devlet hazinesinden karşılanmak sûretiyle yaralar çabucak sarıldı. Felâketin sene-i devriyesinde İstanbul’un bütün fakirleri­ne, saraydan üç gün yemek verildi. Bâyezid-i Velî de fakirlerle birlikte oturup bu yemeklerden yedi.

Bu mütevâzı sultan, ömrünü Allâh yolunda cihâd ederek geçirmişti. Bu uğurda yaptığı seferler esnâsında üzerine bulaşan tozları silkeleyip biriktirerek bunlardan bir tuğla döktürmüş ve böylece Allâh’ın “cihâd” emrine uyduğunu temsîlen ifâde etmişti…

Genç, duyduklarına inanamıyordu. Daha önce böyle şeyleri hiç işitmemiş ve okumamıştı. Bir pâdişâhın halkını bu kadar düşünebileceğini ve bu derece mütevâzı olabileceğini hiç tahmin edemiyordu.

Genç, cihâd mefhûmunun ne olduğunu iyice anlamıştı. Zîrâ cihâd kelimesi, nefisleri ıslâh edip Allâh Teâlâ’nın rızâsı için, i’lâ-yı kelimetullâh (Allâh’ın dînini yüceltmek) uğrunda fert ve cemiyet olarak İslâmî bir hayat yaşama maksadıyla sarf edilen bütün cehd ve gayretleri ifâde etmekteydi.

Âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde ifâde buyrulan “mal ve can ile cihâd”dan maksat, yalnız silâhla savaşmak değildi. Zîrâ dînimiz silâhı, zulmü kaldırmak, hakkı tevzî etmek gibi zarûret hâllerinde kullanılan bir vâsıta olarak tanıtıyordu. Ecdâdımızın yaptığı asıl fetih ise, gönüllerin fethi idi ki, o, başta sözlü ve yazılı teblîğ olmak üzere pek çok vâsıta ile îfâ edilebiliyordu.

Zâten Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bütün savaşlarına umûmî olarak baktığımızda, İslâm’da müdâfaa ve i’lâ-yı kelimetullâh, yâni Allâh’ın dînini yüceltmek gâyeleri dışında yapılabilecek bir harbin olmadığını görüyoruz. Sırf toprak elde etmek için yapılan savaşlar, insanlığın yüz karası birer zulümdür. Hâlbuki İslâm’da savaş, mutlakâ hakkı tevzî, hidâyete vesîle olmak ve zulmü bertarâf etmek gibi ulvî maksatlara dayanmaktadır.

Bundan sonra Târih Baba’yla genç, Yavuz Sultan Selim Hân’ın huzûruna revân oldular.