İÇİNDEKİLER
ARAMA:

I. AHMED HÂN VE AZÎZ MAHMUD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ’Nİ ZİYARET

Huzûruna girdiklerinde I. Ahmed Hân, yine Peygamber aşkının coşkunluğu içindeydi. Sanki kendi yazdığı:

N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusül’ün

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir

Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün

mısrâlarını duygulu bir şekilde yaşıyordu. Hemen yanı başında heybetli bir zât vardı. Gözleri dünyâya kapalı, âhirete açıktı. Ufuklara sığmayan bakışları derin, mehtaplı bir gece gibi başka âlemlerden akisler dağıtıyordu. Bu zât, velîler pîri Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ydi. Çehresi, tebessüm ve huzur doluydu. Sanki etrafındaki melekler ona pervâne olmuştu. Civârında bulunan dervişânın ise, gözlerinden bahar dallarında biriken şebnemler misâli yaşlar süzülüyordu. Cihan sultânı I. Ahmed Han ise derin bir sükûtun içindeydi. Ancak bu sükût, kelimelerin hudutlarını aşan ifâdeler hâlindeydi. Bu sebeple sultan konuşmadı. Fakat hikmet ve sırrı ancak kelimeler çerçevesinde idrâk edebilen genci düşünen Hüdâyî Hazretleri, delikanlıya döndü. Mütebessim bir çehre ile şu öğütlerde bulundu:

“–Evlâdım! Benim garip-gurabâ, fakir-fukarâ, dul, yetim, muhtaç, kimsesiz ve zavallı insanlar ile talebe hizmetleri için kurmuş olduğum vakfımda yine sadakalar, infaklar ve Hak için hizmetler her dâim devâm eyleye! Garipler bir tas olsun sıcak çorba içeler!

Hüdâyî yuvasından uçan kuşlar, ufuklara kanat çırpalar! Bileler ki, bir kuş, yuvasında yumurtalar yapar. Bu yumurtalardan da yavrular çıkar. Sonra bu yavrular palazlanırlar. Sonra da bir başka yuva daha inşâ etmek sevdâsında olurlar. Onun için bizim öz iklîmimizde yetişenler de, her gittiği mekâna bu sıcak yuvanın güzel iklîmini taşıya, oralarda da böyle şefkat, merhamet ve hizmet yuvalarını artıralar!..

Evlâdım! Vakfın ehemmiyeti çok büyüktür. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ve ashâbının, sâhip olduğu arâzileri vakfetmesi, bizler için ne mükemmel bir numûnedir. Hak için menkul veya gayr-i menkul vakfedenlerin «ecirlerinin vefatlarından sonra da devâm edeceğine» dikkat çeken hadîs-i şerîfler, târihte merhamet ve şefkat akışının bir çığır hâline gelmesine vesîle olmuştur.

Bu sebeple asr-ı saâdetten günümüze kadar nice mü’minler bu nurlu yola tâbî olarak vakıf ve hayır müesseseleri kurmuşlar, hizmet yolunda gayret ederek âhiret kazançlarının devâmını hedeflemişlerdir. Böylece o merhametli müşfik gönüller, âdeta bütün varlıkları içine alan bir dergâh, bir anne kucağı olmuştur…

Oğlum! Her zaman Hüdâyîler yetişir. Bunu iyi belle. Bil ki, sizin zamanınız da yeni Hüdâyîler bekliyor. Lâkin bu sevdâda olmak lâzım.

Bir zamanlar ecdâdınız öyle bir sevdâya nâil olmuştu ki, bu sevdâ onlara Hint Okyanusu’nda yelken açtırmıştı. Bu sevdânın bahşettiği heyecan, aşk ve vecd rüzgârları, üç kıt’ada birden esmişti; Kafkas yamaçlarını dolaşmıştı. Balkanlar’ı kucaklamıştı… İstanbul’u fethettiren ruh da bu sevdâ idi. Yine bu sevdâ ile ecdâdın altı yüz küsur sene cihâna adâlet tevzî etti. Bu sevdâ ile mübârek beldelerin hâdimliğini yaptı. Neydi bu sevdâ?

Bu sevdâ; Allâh aşkıyla yoğrulmuş zinde gönüllerin hayat iksîriydi. Bu sevdâ Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbetini kazanmış âşık gönüller arasına girebilmekti. Bu sevdâ milletçe şahlanıp ufukları doldurmak ve bütün âleme adâlet bahşedebilmekti. Bu sevdâ insan sevdâsıydı. Bu sevdâ ebedî saâdet sevdâsıydı… Onun içindir ki, şanlı ecdâd, bu sevdânın iksîriyle her sahâda îman zindeliğinde bir faâliyet, sayısız zafer, maddî ve mânevî muvaffakıyet ile bir cihan devleti hâline geldi. Düşmanlarının hayâl bile edemeyeceği fikir, ilim, sanat, ahlâk ve fazîlet hamlelerini gerçekleştirdi…

Bak oğlum! Allâh Teâlâ sevdiği kulunun muhabbetini diğer insanların gönüllerinde de yeşertiyor. Buna mazhar olduğum için bak şimdi ne kadar ziyaretçilerim var; dolu dolu, grup grup, fevc fevc…

Bu bereketle, şükürler olsun ki bizlerdeki rûhâniyetin füyûzâtı, aradan 400 küsûr sene geçmiş olmasına rağmen devâm etmektedir. Sizlerin gayretleri ile kıyâmete kadar da devâm etmelidir. Çünkü insanların asıl yaratılış gâyelerine ulaşmaları, ancak yüce bir olgunluğun elde edilmesi ile mümkündür. Aksi hâlde nesil ham kalmaya mahkûm olur. Nitekim bugün bu gerçekten uzak kalan, yâni millî ve mânevî gücünü kaybeden nice genç, âdeta yirmi yaşında ölüyor, yetmiş yaşında gömülüyor…

Şunu unutma ki evlâdım; yüreksiz cübbelerden hiçbir fayda beklenmez! İnsanı pişiren çile, ızdırap ve dertlerdir. Toprak, kışın çilesini çekmeden bahara kavuşamaz. Anne, yavrusunun dokuz aylık çilesine katlanmadan ona sâhip olamaz.

Evlâdım, nasıl ki toprak, dâimâ yağmur dolu bahar bulutlarının hasretini çekiyorsa, sizler de istikbâli bahara döndürecek bereket bulutlarının iştiyâkı içinde olmalısınız!..

Evlâdım! Ben burada daha yakînen gördüm ki, ancak millî ve mânevî kahramanlar hiçbir zaman ölmez; onların yüce eseri olan mukaddes hâtıraları ve müesseseleri de aslâ çürümez ve pörsümez. Dayandıkları kökün altındaki pınardan dâimâ beslenir ve yeşerir. Etrafını inbât ederek gülistâna çevirir. Yâni millete ve memlekete yapılan yüce hizmet ve gayretlerin şeref ve izzeti, tarif edilemeyecek derecede büyüktür. Sen de bu istikamette yürü! Yürürken de, unutma ki, bütün yaptıklarınla sen, yüce bir gâye ve yolda lutfen ve keremen kabul ve istihdâm olunan en kıymetli hizmet ehli vasfında olacaksın…”

Hüdâyî Hazretleri, daha neler neler söyleyecekti. Ancak o anda sabâ makâmında bir ezânın, mücessem bir rûhâniyetle gencin odasından içeriye dolması, onun bu uzun rüyâsına nihâyet verdi.

Bambaşka bir hâlet-i rûhiye ile uyanmış bulunan genç, kendi kendine:

“Bugün bir başka sabah oldu!..” dedi ve pencereden engin göklere doğru bakarak şu duâda bulundu:

“Allâh’ım! Bizleri de ecdâdımız gibi azîz ve şanlı eyle!.. Enerjimizi; îman, irfan, fazîlet, vatan ve millete hizmet duygu ve şuuru ile istikâmetlendir!”

Âmîn!..